Merhumun Koleksiyonu Üzerinden İtibarsızlaştırma Senaryosu 6

itibarsizlastirma-6.jpg

Rahmetli işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın vefatının ardından geride bıraktığı kederli ailesi ve mirası üzerinde 6 yılı aşkın bir zamandır oynanan oyunlar, adeta bir insanlık dramına dönüşmüştür. Normal bir insan aklı ve vicdanının kabul edemeyeceği bir senaryo dahilinde oynanan bu oyunun nasıl “hayata geçirildiği” ve “işin içine” medyadaki bazı “haberlerin” nasıl dahil edildiği ise ibretlik bir öyküdür…

Merhum işadamının teyzesinin kızıyla yaptığı ilk evliliğinden dünyaya gelen üç oğlundan biri olan Mehmet Tatlıcı’nın, burada hem yönetmen ve senaryo yazarı, hem de baş aktör olarak rol aldığı bu ibretlik öykünün perde arkasını, yeni yazı dizimizde okurlarımız ve kamuoyunun bilgisine sunmaya devam ediyoruz…

MEHMET SALİH TATLICI KOLEKSİYONU VE OĞLU MEHMET TATLICI’NIN HEDEFLERİ…

Mehmet Tatlıcı, rahmetli babası Mehmet Salih Tatlıcı’nın ikinci eşi Nurten Tatlıcı ve bu evlilikten dünyaya gelen baba bir kardeşi Uğur Tatlıcı aleyhinde açtığı miras davaları yanında, savcılıklara yaptığı asılsız suç duyurularıyla da bu iki masum insanı hedef almaya devam ediyordu…

Hedeflerine ulaşmak için de, rahmetli babasının geride bıraktığı tablolar ve bazı sanat eserleri üzerinden “yol almayı” kafasına koymuştu Mehmet Tatlıcı…

Bunun için de, merhum babasının sanat eseri ve tablolardan oluşan koleksiyonunun tarihi eser niteliği taşıdığı ve bunların Uğur ve Nurten Tatlıcı tarafından resmi mercilerden saklandığı, hatta yurt dışına kaçırıldığı iddiasıyla yapılan asılsız ve hukuksuz suç duyurularında bulunuyordu…

MEDYA DESTEKLİ İTİBARSIZLAŞTIRMA SENARYOLARI…

Mehmet Tatlıcı’nın Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı itibarsızlaştırma adına attığı bu adımların bir başka dikkat çeken yönü olarak, bütün bunların medyada yer alan bazı “haberlerle” enteresan bir şekilde “kesişmesi” oluyordu…

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde okurlarımızla paylaştığımız gibi, Basındaki bazı “muhabirler” tarafından kaleme alınan bu “haberler”, sadece Mehmet Tatlıcı’nın “bir duyum üzerine” savcılıklara yaptığı asılsız suç duyurularına dayandırılırken, kişilik haklarına saldırılan ve adeta kamuoyu gözünde itibarsızlaştırılmaya çalışılan Uğur ve Nurten Tatlıcı’nın görüşleri ise bu “haberlerde” nedense hiç bir zaman alınmıyordu.

MEHMET TATLICI’NIN EN ÖNEMLİ HEDEFLERİNDEN BİRİ: UĞUR VE NURTEN TATLICI’YI TARİHİ ESER KAÇAKCISI GİBİ GÖSTEREBİLMEK

Mehmet Tatlıcı’nın Uğur ve Nurten Tatlıcı aleyhinde, miras davaları dışında sürdürdüğü planlı ve maksatlı çabalar içerisinde yer alan ve kin ve nefret dolu mücadelesinin oluşturan davalar, suç duyuruları dizisindeki esas amaçlarından biri, Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı tarihi eser kaçakçısı gibi gösterme ve mahkum ettirme amacını taşımaktadır…

Bu amaçla Mehmet Tatlıcı’nın izlediği yolda rahmetli babasından kalan tablolarla ilgili yaptığı çok sayıda suç duyurusu vardı ve bir kısım “muhabir” de bu oyun içinde tek taraflı haberleriyle boy göstermeye devam ediyorlardı. Bunların örneklerini, yazı dizimizin önceki bölümlerinde ekindeki kanıtlarla birlikte okurlarımızla paylaşmıştık.

RADİKAL’DE YAYINLANAN ABDULLAH KILIÇ İMZALI HABERLER

Bunlara en “ilginç” örneklerden biri de, (şimdilerde Meydan isimli bir gazetede çalışan ve hakkında Gülen cemaatine yakın olduğu yönünde yorumlar bulunan) Abdullah Kılıç isimli bir muhabirin, Radikal gazetesinde çalışırken kaleme aldığı bazı “haberlerde” sergileniyordu.

Bu muhabirin “haberlerinin bir özeti” aynı zamanda adeta Mehmet Tatlıcı’nın bütün bu planlı ve programlı senaryosu dahilinde uygulandığı izlenimi verecek şekilde yayınlanıyordu.

Bütün bu “manzara” içinde her şey Mehmet Tatlıcı’nın hiçbir temeli olmayan, asılsız ve hukuksuz iddialarına dayanan suç duyurularındaki gibiydi:

Bu “haberlerde” Uğur ve Nurten Tatlıcı hiçbir görüşleri alınmadan, adeta suçlu insanlarmış gibi hedef haline getirilmişti… Bu haberler de yazı dizimiz içinde örneklerini ve haber linklerini verdiğimiz diğer “tek taraflı ve bir örnek haberler” gibi sunulmaktaydı…

BU NASIL BİR “HABERCİLİK”?

Şimdi “bu ibretlik haberleri” okurlarımız ve kamuoyunun bilgisine sunarak, burada nasıl bir “oyun” oynandığını ve nasıl bir “habercilik” yapıldığını anlamaya çalışalım:

Öncelikle bu “haberde” kullanılan haber söylemi çok net olarak sadece ve sadece Mehmet Tatlıcı’nın asılsız iddialarına ve bu iddialar üzerine savcılık tarafından yazılan iddianameye dayandırılarak oluşturulmuştu…

Bunun yanında, “habere” konu edilen ve Mehmet Tatlıcı’nın yıllardır tek taraflı olarak haksız, hukuksuz ve mesnetsiz iddialarla haklarında suç duyurusu yapmaya devam ettiği Uğur ve Nurten Tatlıcı, bu “haberde” de yine tek taraflı olarak, aslında olmayan bir suçun adeta failleri gibi gösterilmeye çalışılan bir söylemin hedefi haline getirilmişlerdi.

“Haberi” bu şekilde kaleme alan “muhabir” Abdullah Kılıç, bu haberin konusu haline getirdiği Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı bir kez bile arayıp, onlara bu “haberle” ilgili tek bir soru bile yöneltme ve onların bütün bu oynanan “oyunlarla” ilgili görüşlerine yer verme tarafsızlığını maalesef göstermemiştir.

Abdullah Kılıç, “haberinin” sadece bir yerinde, o da Uğur Tatlıcı’nın hukuki süreçte verdiği ifadenin içinden seçtiği küçük bir cümleye alıntı yapmıştı, Uğur Tatlıcı’nın bütün beyanlarına değil…

HABERİNİN NESNESİ HALİNE GETİRDİĞİ KİŞİYE TEK BİR SÖZ HAKKI VERMEMEK…

Halbuki, Abdullah Kılıç yazdığı “haberlerin” içinde, tek taraflı olarak Uğur Tatlıcı hakkında şunları söylemekteydi:

“… Uğur Tatlıcı’nın koleksiyonu diğer mirasçılardan kaçırdığı iddia ediliyor”.

“Mehmet Salih Tatlıcı’nın ana mirasçılarından Uğur Tatlıcı, bu eserleri bir yerde gizlemek ya da başkalarına satmakla suçlanıyor”.

Şimdi, gazetecilik meslek ilkelerine uyan ve gazetecilik ahlakına sahip bir gazetecinin, bu şekilde kaleme alacağı bir haberde, Uğur Tatlıcı’yı daha önceden arayıp, onun bütün bu iddialara karşı ne dediğini sorma tarafsızlığını göstermesi beklenirdi…

Ancak, ortada böylesine tarafsız bir habercilikten eser yok…

Bu “haberleri” yazan Abdullah Kılıç, “haberinin” kurgusunu, sadece ve sadece Mehmet Tatlıcı’nın aslı-astarı olmayan iddialarına ve savcılık iddianamesine hizmet edecek şekilde “oturtmuştur”; üstelik Uğur ve Nurten Tatlıcı’nın hukuki süreçte verdikleri ifadelerin bütününe yer vermeden…

MARİKA MI, NURTEN Mİ? YOKSA BİR TÜR “ÖTEKİLEŞTİRME” SÖYLEMİ Mİ?

Abdullah Kılıç, tıpkı Mehmet Tatlıcı’nın bütün asılsız suç duyurularında yer verdiği (ve bu yazı dizimiz içinde yer verdiğimiz diğer “tek taraflı ve bir örnek haberlerde” de bariz bir şekilde görülen), bir “ötekileştirme” söylemini de maalesef talihsiz bir şekilde bu haberlerinde kullanmakta; (“gazetecilik meslek etiği ve ilkeleri” böyle olmaması gerektiğini söylemesine rağmen) bu hiç de “hoş olmayan” söylemi ısrarla kullanmakta nedense bir sakınca görmemektedir:

Abdullah Kılıç, “haberlerinde” rahmetli işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın ikinci evliliğini yaptığı Nurten Tatlıcı’dan söz ederken, aynen Mehmet Tatlıcı’nın hemen hemen tüm asılsız suç duyurularında yaptığı gibi, ondan soyadını bile kullanmadan ısrarla Nurten Marika diye bahsetmektedir…

EŞİNİ VE OĞLUNA SEVGİYLE BAĞLI BİR ANNENİN MÜSLÜMAN OLARAK ADINI DEĞİŞTİRMESİ…

Evet, Nurten Tatlıcı bu dünyaya gözlerini İstanbul Büyükada’da yaşayan bir Rum ailenin kızı olarak açmıştı ve nüfusa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Marika ismiyle kaydedilmişti…

Ancak, vefatının üzerinden 6 yılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen, hala her yeni güne kaybettiği eşi merhum Mehmet Salih Tatlıcı’nın mezarını ziyaret ederek başlayan ve bugün 65 yaşında dul bir ev kadını olarak mütevazı bir hayat süren Nurten Tatlıcı, eşine duyduğu büyük bir sevgi ve saygının sonucunda, yıllar önce Müslüman olmayı seçmiş ve adını da Nurten olarak değiştirmişti…

Dolayısıyla ortada artık Marika değil, Nurten Tatlıcı isimli Müslüman bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı vardı…

Bütün bu gerçeklere rağmen, Mehmet Tatlıcı haksız, hukuksuz ve mesnetsiz iddialarına dayandırdığı (hepsi de savcılık makamlarınca reddedilmiş olan) suç duyurularında, eşini sevmekten ve ona olan saygısından dolayı ismini de, dinini de değiştirme duyarlılığını gösteren bu kendi halindeki insanının adını maalesef ısrarla Marika olarak yazmakta ve ne hazindir ki, bu “haberciler” de haberlerinde Mehmet Tatlıcı’nın kullandığı bu söylemi adeta taklit ederek, artık Müslüman bir vatandaşımız olan Nurten Tatlıcı’dan ısrarla Marika diye söz etmektedirler…

Bunun adı ötekileştirme söylemi değil de nedir? Bu söylemin tarafsız ve gerçekleri dile getiren bir gazetecilikte yeri var mıdır?

KİMSEYE ZARARI OLMADAN KENDİ HALİNDE YAŞAYAN 65 YAŞINDA BİR DUL KADINDAN NE İSTENİYOR?

Nurten Tatlıcı, Mehmet Salih Tatlıcı’ya merhumun ebediyete intikal ettiği 22 Şubat 2009 tarihine kadar hayat arkadaşı ve sevgi-saygı dolu bir eş olmuş, eşinin ilk evliliğinden dünyaya gelen çocuklarına da her zaman sevgiyle yaklaşmış bir insandır. Nurten Tatlıcı, bugün merhum eşini kaybetmenin üzüntüsü içinde yaşarken, yaptığı bağışlarla onun saygın adını yaşatmaya çalışan kendi halinde bir yaşam sürmektedir…

BABASININ VEFATININ ARDINDAN GENÇ YAŞTA İŞLERİNİN BAŞINA GEÇEN SAYGIN BİR İŞADAMINDAN NE İSTENİYOR?

Bu evlilikten dünyaya gelen, rahmetli Mehmet Salih Tatlıcı’nın en küçük oğlu Uğur Tatlıcı ise Amerika Birleşik Devletleri’nde aldığı üniversite ve master eğitiminin ardından babasının vefatı sonrasında genç yaşta işlerin başına geçerek sorumluluk almış ve babası adına yaptığı bağışlarla kendi halinde mütevazı bir yaşam sürmekte olan başarılı bir işadamıdır. Kendisini sosyete kulüplerinde veya magazin basınının sansasyonel haberlerinde görmek mümkün değildir.

Nurten Tatlıcı artık hayattaki tek dayanağı olan oğlu Uğur Tatlıcı’yı bütün bu ötekileştirme söyleminin bir hedefi haline gelmesinden korumak amacıyla, doğum yaklaşınca, gitmiş Atina’daki akrabalarının yanında dünyaya getirmişti.

Mehmet Tatlıcı, savcılığa yaptığı bütün asılsız suç duyurularında kendi öz babasının ikinci evliliğinden dünyaya gelmiş Uğur Tatlıcı’nın Atina’da doğmuş olmasına da sürekli vurgu yapmaktadır. Sanki, Uğur Tatlıcı anası-babası belli Müslüman bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilmiş gibi, üvey kardeşinin doğum yerini her fırsatta bu ötekileştirme söyleminin parçası olarak dile getirip durmaktadır.

Mehmet Tatlıcı’nın bu söylemine ve hiçbir kanıta dayandıramadığı asılsız iddialarına bakarak “haberlerini” yazan “haberciler” de ,Uğur Tatlıcı’nın doğum tarihi ile Nurten Tatlıcı-Mehmet Salih Tatlıcı evliliğinin gerçekleştirildiği tarihi “haberlerinin” bir yerine, aslında konuyla hiçbir alakası olmamasına rağmen iliştirmekten nedense kendilerini alamamaktadırlar…

Bütün bu söylem ve (gazetecilik meslek ilkeleriyle bağdaştıramadığımız) “habercilik” örneklerini görünce de şu sorular aklımıza gelmektedir:

  • Bu “haberciler” bu tür ötekileştirme söylemiyle, kime, neyin mesajını vermek istiyorlar?
  • Bütün bu yaptıklarıyla kime ne karşılığı yaranmanın, kimlerin ekmeğine yağ sürmenin peşindedirler?
  • Burada dile getirdikleri bu söylem ve habere konu aldıkları insanları haksız yere rencide edici bu ifadelerle, temelde yazdıkları “haberler” arasında nasıl olup da bir ilişki kurabilmektedirler?
  • Bütün bunların dürüst ve tarafsız bir habercilikte yeri var mıdır?

Bunların cevabını vermesi gereken taraf, bu “haberleri” bu söylemle kaleme alan söz konusu “habercilerdir”, takdirini okurlarımıza ve kamu vicdanına bırakıyoruz…

Abdullah Kılıç’ın haber söylemi de, haberine konu ettiği kişileri okuyan nezdinde adeta tek taraflı olarak suçlu gibi gösterecek bir anlatım üzerine “ustaca” kurgulanmıştır.

Bunların detaylarına geçmeden önce esas gerçekleri hatırlatmak istiyoruz:

GERÇEKLER NEYDİ? BUNA KARŞILIK YANSITILMAK İSTENEN İMAJ NEYDİ?

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde ayrıntılı bir şekilde açıkladığımız gibi Mehmet Tatlıcı, rahmetli işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın vefatı öncesinden başlayarak Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı hedef alan bir plan dahilinde avukatlarına vekalet vermişti ve babasının vefatının hemen ardında da savcılık makamlarına peş peşe asılsız suç duyuruları yapmaya başlıyordu.

Mehmet Tatlıcı’nın bu asılsız ihbarlarının temelinde, rahmetli babası Mehmet Salih Tatlıcı’dan kalan tablo ve bazı objelerden oluşan koleksiyonun, Uğur ve Nurten Tatlıcı tarafından saklandığı, satıldığı ve hatta yurt dışına kaçırıldığı iddiası vardı.

Mehmet Salih Tatlıcı’yı kaybetmenin acısını yaşamakta olan Uğur ve Nurten Tatlıcı, merhumun toprağa verilişinin daha 8. gününde sanki birilerinden bir şeyler saklıyorlarmış gibi, evlerinin yatak odalarına kadar (buna merhumun işyerleri de dahil) aranmasıyla bir büyük acı ve şok daha yaşıyorlardı…

Bu iki kederli insan, Mehmet Tatlıcı’nın “ustaca planladığı” bu büyük darbenin ardından, daha neyin ne olduğunu anlamadan kendilerini bir anda İstanbul’daki farklı Cumhuriyet Savcılıklarının soruşturmalarına cevap verirken buluyorlardı…

MERHUM İŞADAMININ KOLEKSİYONU AYNEN ONUN BIRAKTIĞI GİBİ YERLİ YERİNDE DURUYORDU…

Oysa, rahmetli işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’dan kalan koleksiyonun bütünü kendisinin ev ve işyerlerinde aynen bıraktığı gibi duruyordu: Bunların bir kısmı zaten evlerindeydi ve geri kalanı da İstanbul Kağıthane’deki artık faal olmayan eski Pilma Fabrikası depolarında, kendisinin bıraktığı şekliyle muhafaza ediliyordu.

Bu gayrı faal fabrika binası o dönemde de zaten 24 saat özel güvenlik görevlileri tarafından kontrol altındaydı ve koleksiyona ait tüm tablolar ve objeler rahmetli işadamının henüz hayattayken nerede ve nasıl durmasını istediyse, aynen onun istediği şekliyle korunuyorlardı. Bu fabrika binası, hırsızlık ve yangına karşı da her türlü önlemin alındığı güvenli bir alan olarak, Mehmet Salih Tatlıcı’nın koleksiyonunun muhafaza edildiği bir yerdi…

Kısacası rahmetli Mehmet Salih Tatlıcı’nın geride bıraktığı koleksiyonu, anısına duyulan saygının sonucu aynen onun bıraktığı şekliyle yerli yerinde tutuluyordu, kimse tarafından saklanmıyordu, yurt dışına falan kaçırılmış da değildi ve gayet güvenli bir şekilde muhafaza edilmekteydi… Ayrıca merhumun toprağa verilişinin üzerinden daha kısa bir süre geçmişti ve geride bıraktığı sevenleri ve ailesi onun yasını tutuyordu…

MEHMET TATLICI’NIN ASILSIZ SUÇ DUYURULARI VE YAŞANANLAR…

Hal böyleyken, merhumun toprağa verilişinin üzerinden henüz 7 gün geçmişken, Mehmet Tatlıcı’nın asılsız ihbarları üzerine bu koleksiyona ait tablo ve objeler savcılık talimatıyla merhumun ev ve işyerlerine gelen resmi görevliler tarafından tutanaklar tutularak kaydedildiler. Esasen kimseden saklanan bir şey yoktu ve zaten her şey yerli yerinde duruyordu…

Resmi görevliler de Mehmet Tatlıcı’nın bütün bu taciz amaçlı suç duyuruları üzerine bunları gelip yerlerinde kontrol ettiler ve bu koleksiyona ait parçalarla ilgili tek tek notlar aldılar…

TABLO VE SANAT DEĞERİ TAŞIYAN OBJELERİ “TARİHİ ESER” GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞMAK…

Mehmet Tatlıcı çok önceden planladığı ve babasının vefatının ardından da savcılıklara yaptığı asılsız ihbarlarla devreye soktuğu “oyununun” içine bir başka “cinlik” daha kattı ve Mehmet Salih Tatlıcı koleksiyonundaki tablolar ve objelerin “tarihi eser” olduğunu iddia etti. Tabii ki onun bu “iddiası” da temelsizdi…

Çünkü bütün bu tablolar ve objeler, piyasada alım-satımı yapılan, satın alan kişi tarafından kendi istediği yerde muhafaza etmesi ve sergilemesi serbest bırakılan sanat eserleriydi… Bu koleksiyonda yer alan bazı parçalar ise, yurt içinde alım-satımı yapılabilen, ancak yurt dışına çıkarılması yasak olan taşınabilir kültür varlığı sınıflamasına dahil olan nesnelerdi…

Hal böyleyken Mehmet Tatlıcı, bütün bunların “tarihi eser” olduğunu iddia ediyor ve bazı “bilirkişileri” ve “müze müdürlerini” devreye sokarak, onlardan aldığını söylediği “raporlarla” bu temelsiz iddialarını kendi kafasınca ispatlamaya çalışıyordu…

Her şeyden önce Mehmet Salih Tatlıcı koleksiyonunda yer alan tablolar ve sanat eserleri, kesinlikle tarihi eser değildi… Yer altından çıkarılmış arkeolojik eser de değildi… Ülkemizde her yıl defalarca düzenlenen müzayedelerde alım-satımı yapılan nesnelerdi…

Bunları alan da, satan da belliydi… Mehmet Salih Tatlıcı hayattayken, bunları bu tür sanat eserlerine merakı üzerine satın almaya başlamıştı ve zaman içinde de koleksiyonunu genişletmişti…

Bu koleksiyonda yer alan objelerin ve tabloların müzelere gidilerek kayıt altına alınmasını gerektiren bir durum var mıydı, bu da bir soru işaretidir aslında…

Ama Mehmet Tatlıcı’nın bu yönde iddiaları vardı ve müze müdürlerinden aldığı “raporlarla” kendi kafasınca bunların böyle olduğunu “ispatlamaya çalışıyordu.”

Bu “raporla” ilgili tereke mahkemesi dosyasına girmiş ilginç kanıtlar da vardı, bunu aşağıda açıklayacağız…

HİÇBİR ŞEYDEN HABERİ OLMAYAN MASUM İNSANLAR ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR…

Merhum işadamının geride bıraktığı kederli ailesi, ikinci eşi Nurten Tatlıcı ve en küçük oğlu Uğur Tatlıcı’nın ise, bu koleksiyondaki eserlerin niteliğiyle ilgili hiçbir bilgisi yoktu…

Bu koleksiyonun müzelere kaydı yapılmış mıydı, ayrıca bu kayıt işleminin yapılması gerekiyor muydu, ‘koleksiyonerlik’ belgesi alınmış mıydı gibi bilgilere sahip değildiler…

Ancak ortada çok net bir gerçek vardı:

Bütün bu koleksiyon Mehmet Salih Tatlıcı tarafından oluşturulmuştu ve her şey onun bıraktığı şekilde yerinde duruyordu…

ASILSIZ İDDİALARIN ARKASINDAKİ İSİM: MEHMET TATLICI…

Mehmet Salih Tatlıcı daha yeni vefat etmişti ve acı içindeki bu aile, şimdi bir anda Mehmet Tatlıcı’nın asılsız ve hukuksuz iddialarına dayandırdığı suç duyurularıyla kendilerini savcılık makamlarının yaptığı soruşturmalarda buluyor ve evleri yatak odalarına kadar aranıyordu… Sanki birilerinden bir şey saklıyorlarmış gibi…

Bütün bunların üzerine hiçbir kanıta dayanmadan sadece Mehmet Tatlıcı’nın tarafından iddia edilen bir başka husus da, Mehmet Salih Tatlıcı koleksiyonundaki bazı tablo ve objelerin yerlerinde bulunmadığı suçlamasıydı…

Bu tam bir vicdansızlıktı ve kederli aileye yeni acılar yaşatmaktan başka bir şey değildi… Bütün bunların arkasındaki isim de Mehmet Tatlıcı idi…

Bir de bütün bunların üzerine yazı dizimiz içinde yer verdiğimiz ve bu bölümde de ayrıntıları aktardığımız medyada çıkan tek taraflı bu tür haberler çıkmaktaydı…

Bu haberlerin ortak noktası, hiçbirinde Uğur ve Nurten Tatlıcı ile görüşme yapmamış olması, haberin nesnesi haline getirilen bu masum insanlara tek bir soru bile yöneltilmemesi, bu haberlerin sadece ve sadece Mehmet Tatlıcı’nın asılsız ihbarları ve suç duyurularındaki iddialarına dayandırılmasıydı…

MÜZE MÜDÜRÜNDEN PARA KARŞILIĞI ALINAN “RAPOR” VE ARDINDAKİ İDDİALAR…

Şimdi bütün bu oyunlar içinde, meselenin bir de okurlarımız ve kamuoyuyla paylaşmak istediğimiz bir başka önemli yanı daha vardı:

Mehmet Tatlıcı, babası Mehmet Salih Tatlıcı’nın geride bıraktığı bu koleksiyonun “tarihi eser” niteliğinde olduğunu ispatlamak için “kendi kafasınca” bir müze müdüründen ve bazı “bilirkişilerden” raporlar da almıştı…

Ancak, merhum işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın tereke (miras) davasına bakan mahkemede dava dosyasına eklenen bir ses kaydı bu tür müze müdürleri ve raporlarla ilgili olarak ilginç iddialar taşımaktaydı…

Bunları yazı dizimizin önceki bölümlerinde aktarmıştık, burada yeri gelmişken bir kez daha hatırlayalım:

Tereke mahkemesindeki dava dosyasına giren bu ses kaydında Mehmet Tatlıcı hakkında çok önemli itiraflar da yer almaktadır…

Yazı dizimizin 5. Bölümünde de açıkladığımız gibi, bu ses kaydındaki iddiaları öne süren şahıs, “50.000 Dolar karşılığında bir müze müdüründen rapor alındığını ve ardından bu raporun da bir üniversiteye götürülüp onaylanmaya çalışıldığından” söylüyor…

Aynı şahıs bu ses kaydında ayrıca, “mahkemeye gelen şahitlerin parayla tutulmuş olduğunu” da iddia ediyor…

GAZETECİLERE PARA KARŞILIĞI HABER Mİ YAZDIRILMIŞ?

“Merhumun Koleksiyonu Üzerinden İtibarsızlaştırma Senaryosu başlıklı yazı dizimizin 4. Bölümünde de yer verdiğimiz gibi, bu itirafları yapan şahıs, medyada çıkan haberlerle ilgili olarak da bazı iddialar öne sürmekteydi:

İtirafçı şahsın anlattıklarına göre, Mehmet Tatlıcı’nın ERHAN ÖZTÜRK isimli bir gazeteciye para karşılığı haber yazdırdığı da iddia edilmekteydi.

Mahkeme kayıtlarına da geçmiş olan, ayrıca Mehmet Tatlıcı aleyhine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yapılmış olan suç duyurusunda da belirtilmiş olan iddialar aynen şu şekildedir:

İtirafçı kişinin ses kaydında;

“City Otel var. Orada ben hemen karşıda beklerim, gazeteciyi çağırır zarf içinde 15 bin lira para verilir, gazeteciye Ali Bey’in yazdığı mağdur rolü oynattırılır, o şahıs Erhan Öztürk’tür. Yarı hafif şişman koca kafalı aynı yerdeyiz renkli gözlü yanında bir de asistanı vardı. Efendime söyleyeyim, 15 milyar lira para verilir, ondan sonra Mehmet Tatlıcı halk nezdinde mağdur gösterilir…”

şeklinde bir beyan yer almaktadır.

İhbarı yapan kişinin iddialarında 15.000 lira verildiğini beyan ettiği ERHAN ÖZTÜRK, aleyhlerinde yaptığı asılsız haberleri nedeniyle Uğur ve Nurten Tatlıcı’ya 5.000 lira manevi tazminat ödemeye mahkum olan muhabir ERCAN ÖZTÜRK’ün kardeşidir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için lütfen bakınız. “Mehmet Tatlıcı Hakkında ŞOK İddialar!” haberi).

MEHMET TATLICI HAKKINDA CUMHURİYET SAVCILIĞI’NA SUÇ DUYURUSU YAPILDI

Bu iddialar üzerine de, Mehmet Tatlıcı hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs (Türk Ceza Kanunu 288. Maddesi) ve Yargı Görevini Yapanı, Bilirkişiyi veya Tanığı Etkilemeye Teşebbüs (Türk Ceza Kanunu 277. Maddesi) suçlarından cezalandırılması için suç duyurusunda bulunulmuştur.

Tüm gerçekler yukarıda açıklandığı gibi gelişmiştir…

HABERCİLİK Mİ? MASUM İNSANLARI İTİBARSIZLAŞTIRMAK MI?

Şimdi bıraktığımız yerden, Abdullah Kılıç adlı muhabirin “müthiş gazetecilik söylemini” inceleyelim:

Öncelikle, yukarıda da açıkladığımız gibi, Abdullah Kılıç haberini hazırlarken, haberine konu aldığı Uğur ve Nurten Tatlıcı ile hiçbir görüşme yapmamıştır. Haberini tamamen Mehmet Tatlıcı’nın haksız, hukuksuz ve mesnetsiz iddialarına dayandırma talihsizliği yüzünden, gazeteciliğin “tarafsızlık” ilkesini açıkça çiğnemiştir.

Abdullah Kılıç’ın haber söylemi, bu haberleri okuyan kişinin Uğur ve Nurten Tatlıcı hakkında olumsuz bir izlenim edinmesine yol açacak şekilde kurgulanmıştır…

Aynı “haber söylemi”, bu haberlerden “derlenerek” İngilizce’ye çevrilen ve de Hürriyet Daily News adlı haber sitesinde yayınlanan Recovery of art collection in Turkey sparks debate başlığıyla yayınlanan haberde de bu şekilde yer almaktadır…

NE YAZDILAR? BUNA KARŞILIK ESAS GERÇEKLER NEYDİ?

İşte Abdullah Kılıç’ın haber söyleminden ve bunlardan “derlenen” İngilizce haber metninden örnekler ve esas gerçekler:

(Altı çizili kısımlar okurlarımızın dikkatini çekmek istediğimiz buradaki haber söylemi ve parantez içindeki açıklamalar ise esas gerçekleri göstermektedir).

 “Aralık 2009’da harekete geçen Gümrükler Kaçakçılık ve İstihbarat ekipleri, tabloların 300’e yakınını Uğur Tatlıcı’ya ait Kâğıthane’deki pil şirketinde bulmuştu.”

“polis baskını yapıldı”; “… 300 tablo bulundu”;

(Kayıp olan bir şey bulunur, ortada kayıp olan hiçbir şey yoktu ve bu koleksiyona ait parçalar aynen rahmetli Mehmet Salih Tatlıcı’nın bıraktığı şekilde muhafaza ediliyordu, kimseden bir şey saklanmış değildi…).

241 eserin yerinde yeller estiği tespit edildi.

(Bu koleksiyonda bazı parçaların kayıp olduğu konusu sadece Mehmet Tatlıcı’nın iddiasıdır. “Haberi” yazan Abdullah Kılıç, bu iddianın doğru olup olmadığını araştırmaya bile tenezzül etmeden, bütün bunları esas gerçekmiş gibi aktarmaktadır…)

“…eserleri polis her yerde arıyor. Ancak bugüne kadar eserlerin izine rastlanmadı.”

(Polisten hiçbir şey saklanmış değildi. Kayıp olduğu iddiası da yine Mehmet Tatlıcı’ya aittir. Abdullah Kılıç, burada da aynı söylemi tekrarlamaktadır. Buradaki amaç ise, okurun zihninde sanki ortada Polisten saklanan bir şeyler varmış da, polis de bunları arıyor izlenimi yaratmaya yöneliktir).

Salih Tatlıcı, bu nadide koleksiyonu yaparken devlete bilgi vermemiş.

(Bu iddia da yine maalesef Mehmet Salih Tatlıcı’nın oğlu Mehmet Tatlıcı’ya aittir. Abdullah Kılıç, bu bilgiyi belli ki burada yine Mehmet Tatlıcı’nın beyanlarından almış…)

MEHMET TATLICI, KENDİ ÖZ BABASI HAKKINDA BİLE SAVCILIĞA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU…

O Mehmet Tatlıcı ki, bu saçma sapan iddia ile bugün sahip olduğu her şeyi borçlu olduğu öz babası hakkında bile İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Kaçakçılık Bürosu’na suç duyurusunda bulunmuştu… Ancak, savcılık makamı tıpkı Mehmet Tatlıcı’nın haksız ve hukuksuz diğer suç duyuruları ve şikayetlerinde olduğu gibi, bunu da kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesiyle reddetmişti. (Bakınız: “Oğul: Müşteki – Merhum Baba: Şüpheli” haberi)

Ayrıca, antikacı dükkanlarından ve bu tür sanat eserlerinin müzayedelerinden satın alınmış bu tür tablo ve objelerin devlete bilgisi verildiğine dair bir zorunluluk mu vardır? Bunlar tarihi eser değildir, arkeolojik eser de değildir, sadece ve sadece sanat eseridir, alımı-satımı ve bulundurulması serbesttir.

“… Uğur Tatlıcı’ya ait Yeniköy ve Beykoz’daki villalar ile Beşiktaş’taki şantiyenin basılmasını istedi. Bu adreslerde koleksiyonun eksik eserleri çıktı. Ancak iddiaya göre koleksiyonda Kanuni Sultan Süleyman’ın bir fermanı ile Osman Hamdi’nin ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ tablosunun bir versiyonu kayıptı.”

Salih Tatlıcı Koleksiyonu’ndaki en önemli 241 eser kayıp. Kayıp eserler arasında Kanuni’nin fermanı da var.

“… Uğur Tatlıcı’ya ait Yeniköy ve Beykoz’daki villalarda da çok sayıda tarihi eser bulunmuştu.

(Yeniköy ve Beykoz’daki villalar Uğur Tatlıcı’ya ait değildir. Koleksiyonda eksik eserler olduğu iddiası Mehmet Tatlıcı’nın dile getirdiği bir husustur. Koleksiyonda Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı ve Osman Hamdi’ye ait söz konusu tablonun olduğu iddiaları da yine Mehmet Tatlıcı’ya aittir. Bunların gerçekten olup-olmadığı ise bilinmemektedir. Ancak, “haberci” Abdullah Kılıç, bunları hep aynı şekilde araştırmaya bile gerek görmeden, Mehmet Tatlıcı asılsız iddialarında neyi dile getirmişse, bu “haberlerde” aynen aktarmaya devam etmektedir).

Çünkü burada, özellikle “Muhteşem Yüzyıl” dizisi popüler olmuşken, Kanuni Sultan Süleyman ismi üzerinde spekülasyon yapmak, “prim yapmaktadır”.

Hatta Mehmet Tatlıcı bu yönde zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı hedef gösteren bir mektup yazmıştı…

Savcılık makamı ise Mehmet Tatlıcı’nın bu mektubuyla ilgili olarak yaptığı inceleme sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermişti.

Ancak “haberci” Abdullah Kılıç’ın ise bu gerçekten her nedense hiç “haberdar” olmadığı anlaşılıyor…

“Mali polis, bu eserlerin çoğunu Uğur Tatlıcı’ya ait Kâğıthane’deki Pil Şirketi’nde bulmuştu.”

“Mehmet Salih Tatlıcı’nın ana mirasçılarından Uğur Tatlıcı, bu eserleri bir yerde gizlemek ya da başkalarına satmakla suçlanıyor.”

(Okurun zihninde Uğur Tatlıcı’yı adeta suçlu gibi gösteren söylem, burada da ısrarla sürdürülüyor… Kağıthane’deki gayrı faal Pilma fabrikasında muhafaza edilen Mehmet Salih Tatlıcı koleksiyonu, merhum işadamının aynen bıraktığı şekilde yerli yerinde duruyordu. Oysa, kayıp olan veya polisten saklanan hiç bir şey yoktu; dolayısıyla polis orada kayıp veya saklanan bir şey bulmuş değildir… Ama, “haberci” Abdullah Kılıç, bu söylemiyle burada da okurun zihninde sürekli olarak polisten, devlet görevlilerinden saklanan, gizlenen bir şeyler varmış ve bunları da Uğur Tatlıcı yapıyormuş izlenimi yaratmaya çok meraklı görünüyor…)

HEP TEK TARAFLI “HABERLER”

Haber söylemi bütün bu Türkçe ve İngilizce haberlerde, birçok yerde aşağıdaki gibi ve benzer ifadelerle sürdürülmektedir:

“İddialara göre Uğur Tatlıcı ve Nurten Tatlıcı, mirasın bir bölümünü diğer mirasçılardan çaldı”; “Uğur Tatlıcı’ya ait adreslerde koleksiyonun eksik eserleri çıktı” ;“Uğur Tatlıcı’nın koleksiyonu diğer mirasçılardan kaçırdığı iddia ediliyor.

Ancak Uğur Tatlıcı’ya, bütün bu tek taraflı olarak aktarılan haber söylemine rağmen, hiçbir soru yöneltilmiyor ve onların ayrıntılı olarak bu konuyla ilgili görüşlerine hiç bir şekilde yer verilmiyordu…

Bu “iddiaların” kimler tarafından dile getirildiği de yine bu “haberlerin” içinde yer almıyordu…

BASIN MESLEK İLKELERİ VE BURADAKİ SÖZDE “HABERCİLERİN” YAPTIKLARI…

Ülkemizde Basın Konseyi tarafından belirlenen gazetecilik meslek ilkeleri vardır. Gazetecilerden bu meslek ilkelerine uymaları beklenir…

Şimdi yukarıda örneklerini verdiğimiz haber söylemini, bir de Basın Meslek İlkeleri temelinde değerlendirelim:

Tüm bu haberlerde, haberin muhataplarının görüşlerinin sorulduğu ya da başkaca bir takım ek bilgi ve belgelerle olayın doğruluğunun teyit edildiği bilgisine yer verilmemiştir. Kişilerin, inceleme konusu haberde olduğu türden, son derece vahim iddialarla karşı karşıya kalmaları sonucunu doğuracak bu tür haberlerin, habere dayanak olaya ilişkin somut belgelere dayanması ve mümkünse haberin muhatabının da açıklamasını içermesi icap eder.

Dolayısıyla bütün bu haberler bu yönüyle, Basın Meslek İlkeleri’nin (BMİ) “soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olmaksızın yayımlanamaz” şeklindeki 6. maddesinin ihlâl edilmesinden başka bir şey değildir…

Gerisi de laf-ı güzaftır…

Bu süreçte “İLGİNÇ” olan bir başka konu da, savcılığın ilk elde hiçbir bildirimde bulunmadan bir iddianame düzenlemesi ve hemen dava açılması olmuştu…

Bütün bu gelişmeler neticesinde şu anki durum nedir?

Şu anda gayrı faal Pilma fabrikası satıldığı için orada Tereke Mahkemesi denetiminde muhafaza altında tutulan Mehmet Salih Tatlıcı koleksiyonundaki bazı objeler Topkapı Sarayı Müzesi emanetine alındı ve yine bu koleksiyondaki geri kalan tüm objeler ve tablolar da yine Tereke Mahkemesince Nisan 2014’de Tat Towers’da hazırlanan özel depoya nakledildi ve halen orada muhafaza edilmektedir.

Şu anda, Mehmet Tatlıcı’nın asılsız ihbarlarıyla başlayan bu süreçte İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi bu dosyayı değerlendirmektedir ve henüz bir karara varmamıştır.

HER TAŞIN ALTINDAN ÇIKAN HEP AYNI İSİM: MEHMET TATLICI… PEKİ AMA NİYE?

Bütün bu gelişmelerin arkasındaki şahıs olan Mehmet Tatlıcı, tüm aile fertlerini yaralayan ve üzen bu anlamsız işleri neden yapmaktadır?

Mehmet Tatlıcı, bugün sahip olduğu lüks içinde yaşamını sadece ve sadece babası merhum işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın kendisine bıraktıklarına borçludur…

Bunların yanında, Mehmet Tatlıcı, rahmetli babasının kendisine bıraktığı miras payından memnun olmamıştır… Bu miras payının milyonlarca dolar olduğu söylenmektedir. Mehmet Tatlıcı, rahmetli babasının resmi vasiyetnamesinin iptali ve miras tespiti için davalar açmıştır… Bütün bunlar anlaşılabilir… Mehmet Tatlıcı milyon dolarları yeterli bulmamıştır ve daha fazlası için bütün bu davaları açabilir, en doğal hakkıdır…

Ancak Mehmet Tatlıcı, bu miras ve vasiyetnamenin iptali davaları dışında, Uğur ve Nurten Tatlıcı aleyhine daha onlarca dava açmış ve yine asılsız ve hukuksuz iddialarla onlarca suç duyurusunda bulunmuştur…

Mehmet Tatlıcı hiçbir zaman Uğur ve Nurten Tatlıcı ile, rahmetli Mehmet Salih Tatlıcı’nın mirasının aile fertleri arasında kavgasız-gürültüsüz sulh içinde paylaşılması için tek bir görüşme yapma tenezzülünde bile bulunmamıştır… Gelin babamızdan kalan bu mirası konuşarak ve anlaşarak kendi aramızda bir sonuca ulaştıralım dememiştir…

Tam tersine yazı dizimizin daha önceki bölümlerinde aktardığımız gibi Mehmet Tatlıcı, henüz babası hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, onun vefatından haftalar önce avukatlarına ileride açacağı miras davalarında görev almaları için vekalet vermişti…

Yine merhumun vefat günü, sabaha karşı bankalara gönderttiği faks mesajında, babasının banka hesaplarının bloke edilmesini ve hesap dökümlerini istemişti…

Ayrıca, merhum babasının toprağa verileceği günün sabahında mirasçılık belgesi çıkartmıştı… Ve de, babasının toprağa verilişinin üzerinden henüz 7 gün geçmişti ki, Uğur ve Nurten Tatlıcı aleyhinde asılsız iddialarla suç duyurularında bulunmaya başlamıştı…

ORTADA BİR MİRAS KAVGASI YOK, MEHMET TATLICI’NIN AÇTIĞI DAVALAR VE ASILSIZ SUÇ DUYURULARI VAR…

Dolayısıyla ortada medyadaki bu tür “haberlerde” sıkça “dile getirildiği” gibi bir “miras kavgası”, “servet kavgası” ve “gizli bir savaş” yoktu, sadece ve sadece Mehmet Tatlıcı’nın rahmetli babasının resmi vasiyetnamesi ile yaptığı miras paylaşımından büyük bir memnuniyetsizliği ve daha fazla para elde etmek için Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı doğrudan hedef alan anlamsız bir hukuk süreci başlatması söz konusuydu…

Bütün bu gelişmeler yaşanırken, zaman içinde anlaşıldı ki Mehmet Tatlıcı bütün bu “oyunları” henüz babası hastanede yaşam savaşı verirken başlatmıştı ve nedense önceden planlayarak uygulamaya koyduğu bu “oyunu”  adeta destekler bir görüntü verecek şekilde, medyada da bir anda bütün bu “haberler” çıkmaya başlamıştı:

Mehmet Tatlıcı’nın bu asılsız ve hukuksuz iddialarında bulunduğu günlerde ve/veya Uğur ve Nurten Tatlıcı’ya karşı açtığı davaların duruşma günlerinin hemen öncesinde de medyada Uğur ve Nurten Tatlıcı’yı tek taraflı olarak hedef gösteren haberler, hep aynı içerik ve görsellerle yayınlanmıştır…

Bu “haberleri” yazanlar hiçbir zaman Uğur ve Nurten Tatlıcı’nın görüşlerini almamışlar ve “haberlerinin” içinde onların görüşlerine asla yer vermemişlerdir…

“HABERCİLER” ESAS HABERLERİ HEP GÖRMEZDEN GELDİLER…

Bu “haberleri” yazanlar, Mehmet Tatlıcı’nın Uğur ve Nurten Tatlıcı aleyhinde açtığı davaların her defasında reddedildiğini veya beraat kararlarıyla sonuçlandığını da, asılsız iddialarla yaptığı suç duyurularının da her defasında takipsizlikle sonuçlandığını asla ve asla haber konusu bile etmemişlerdir…

Kısacası bu “haberciler” daha önceki “haberlerinin” gerçek sonuçlarını asla yazmamışlardır veya yazamamışlardır… Neden acaba?

İşte burada böylesine “ilginç” bir oyun oynanmaktadır ve bu oyunun içinde işte böylesine ilginç bir “gazetecilik” sergilenmektedir…

Yaşanan tüm gerçekler aynen yukarıda özetlediğimiz şekilde gelişmiştir…

Ancak yazı dizimiz içinde yer verdiğimiz bütün bu gelişmelerin gelip dayandığı bir nokta vardır ki, işte bu Mehmet Tatlıcı’nın medya destekli bütün bu oyunları neden bu şekilde oynadığını göstermeye yeterlidir:

MEHMET TATLICI’NIN AMERİKA’DAN YOLLATTIĞI “GİZLİ” FAKS MESAJI VE AKABİNDE UĞUR VE NURTEN TATLICI’DAN TALEP ETTİĞİ 740.000.000 DOLAR…

Mehmet Tatlıcı, 12 Mayıs 2010 tarihinde Amerika’daki avukatı Craig T. Downs imzasıyla, aleyhlerine Florida’da bile dava açtığı Uğur ve Nurten Tatlıcı’nın (oradaki bu davayı takip eden) avukatlarına gizli (confidential) uyarılı bir faks mesajı yolluyor…

Mehmet Tatlıcı, bu faks mesajında Uğur ve Nurten Tatlıcı’ya net olarak. “gelin benimle anlaşın, ben de aleyhinize Türkiye’de ve yurtdışında açtığım davalardan var geçeyim” diyor.

PEKİ NEYİN KARŞILIĞINDA?

Mehmet Tatlıcı, bu pazarlığı yaparken Uğur ve Nurten Tatlıcı’dan tam 740.000.000 (yedi yüz kırk milyon) dolar para istemiştir.

Evet, yanlış okumadınız, Mehmet Tatlıcı özetle, “aleyhinize açtığım davalardan bana ödeyeceğiniz 740.000.000 dolar karşılığında vaz geçeceğim, bu sizin için de iyi olacaktır diyor, Uğur ve Nurten Tatlıcı’ya. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için lütfen bakınız: “740.000.000 dolarlık ‘GİZLİ’ Teklif” haberi)

İşte bu yüzden Mehmet Tatlıcı, dünyanın parasını ödediği yerli-yabancı bir avukat ordusu ile, merhum babasının vefatının hemen ardından açtığı onlarca dava ve onlarca asılsız suç duyurusuyla bütün bu paraları elde etme hedefine ulaşmak ve kendisine en ufak bir kötülüğü bulunmamasına rağmen, büyük bir kin ve nefretle, merhum babasının ikinci eşi ile baba bir kardeşini haksız, hukuksuz iftiralarla mahkum ettirmek amacıyla, 7 gün 24 saat uğraş verdiği anlamsız bir mücadele içinde debelenip durmaktadır.

MEHMET TATLICI’NIN PARA HIRSININ BOYUTU: 740.000.000 AMERİKAN DOLARI

Bu para hırsının boyutu da yukarıda açıkladığımız gibi, merhum babasından kendisine kaldığı söylenen milyonlarca doların üzerine büyük bir pişkinlikle Uğur ve Nurten Tatlıcı’dan istemiş olduğu 740.000.000 dolarlık bir rakama dayanmaktadır.

Tüm bu Medya destekli itibarsızlaştırma kampanyasının gerçek hedefi de tam budur… Herşey hep bu noktaya işaret edecek şekilde gelişmiştir…

Bu yazı dizisi içinde merhum işadamı Mehmet Salih Tatlıcı’nın koleksiyonu üzerinden, geride bıraktığı kederli ailesi üzerinde oynanan oyunları ve bunların medya üzerinden nasıl bir itibarsızlaştırma kampanyasına dönüştürülebildiğini okurlarımız ve kamuoyuyla paylaştık…

Bu oyun Mehmet Salih Tatlıcı’nın vefatından bu yana 6 yılı aşkın süredir aynen bu şekilde oynanmaktadır. Mehmet Tatlıcı’nın bütün bu hamlelerini ve bunların “medyadaki haberlerle kesişme noktalarını” hepsi de gerçeklere dayanan kanıtlarıyla açıklamaya devam edeceğiz…

Gerçekler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

scroll to top